30 Mart 2013 Cumartesi

Varoluş ile Aidiyet Sarkacında Kimliksizleşme: Therese Raquin ve Martha Marcy May Marlene


"Beni ne kötü yaptılar, asla bilemezsin. İkiyüzlü, yalancı yaptılar beni… Orta halli insanlara özgü o yumuşak havanın içinde boğdular. Damarlarımda hala nasıl kan kaldı, anlayamıyorum… Ben de yere bakar oldum. Onlar gibi asık, aptal bir surat edindim. Onların ölü yaşamını sürdüm. Beni gördüğün zaman bir hayvana benziyordum değil mi? Ciddi, çökmüş, aptallaşmış bir haldeydim. Hiçbir umut beslediğim yoktu. Günün birinde Seine Nehri’ne atmayı düşünüyordum kendimi. (…) Gevşek iyicilikleri, iç bulandırıcı sevecenlikleriyle uysal bir hayvan yapmışlardı beni.” *

Böyle söyler Emile Zola’nın Therese Raquin’i, kocasını aldattığı sevgilisine. Boğucu bir pasajda yaşayan Therese, birlikte büyüdüğü hastalıklı kuzeni Camille ile evlendirilmiş, çevresindekilere karşı duyarsızlaşmış bir genç kadındır. Bir kedi kadar uysal olsa da, kendini gerçekleştirememiş olmanın hoşnutsuzluğu hep üzerindedir. Statükocu toplumun çizdiği sınırların içine hapsolmuş, kendi arzularını unutmuştur. Oysa soğukkanlı ve sessiz görünümünün altında, benliğinin derinliklerine ittiği tüm hisleri onu içten içe yakıp kavurmaktadır. İriyarı, erkeksi, güçlü vücuduyla, çelimsiz kocasının adeta tamı tamına zıttı olan Laurent’le tanışması, onun hayatındaki kırılma noktasını teşkil eder: Therese’in o ana kadar bastırmış olduğu tüm duygular bir bir su yüzüne çıkar. O, artık dürtülerini kontrol edemeyen, başka bir deyişle kendi arzularının kölesi olmuş bir kadındır.

Martha Marcy May Marlene filminin odağında da Therese Raquin’le birçok yönden benzerlikler taşıyan Martha bulunur. Nasıl Therese çerçevesi çizilmiş bir yaşamın orta yerinde tutuklu kaldıysa, Martha da mülkiyet üzerine kurulmuş bir dünya algısına sahip bir ortamda, çevresindekilerin yapaylığından rahatsız yaşayan bir genç kadındır. Belki de bu yüzden, Patrick ile ilk karşılaşmalarında yüzündeki şaşırmış ifadeyi saklayamaz: Konuşmaları, mimikleri ve rahat yapısıyla tanıdığı herkesten farklıdır Patrick. Elde ettiklerinden tatmin olmayıp hep daha çok ve daha çok tüketmeye odaklanan insanların yanında, toplumsal normlara uyarak yaşamaktan sıkılan Martha’nın hayatının kırılma noktası da onunla karşılaşmasıdır. 

İki kadın da, bunaltıcı yaşamlarının artık kaldıramayacakları kadar ağır gelmeye başladığı bir dönemde karşılaşırlar hayatlarının seyrini değiştirecek erkekle. Aşk sandıkları, aslında bastırdıkları dürtülerini daha fazla kontrol altında tutamamalarından fazlası değildir. Gerçekten de, ikisinin ilişkisinin gidişatı da bu argümanı destekler niteliktedir. Zira iki kadın da birlikte oldukları adamla manevi yönden çok şey paylaşmazlar, birliktelikleri fiziki tatminle sınırlıdır.

Martha, Patrick’in onu götürdüğü yerde beklemediği bir yaşamla karşılaşır: Ufak bir çiftlik evinde birkaç çift birlikte yaşamaktadır ve hayat tarzları, onun alıştıklarından fazlasıyla uzaktır. Önceleri bu ortam genç kadına bir özgürlük sığınağı gibi gelir. Kendi dünyasının farklılıklara tahammülü olmayan insanından uzakta olmak, doğal yaşamın içerisinde bireyselliğinin farkında olarak dikilmek, içinin uzunca zamandır hava görmeyen odalarını oksijenle tıka basa doldurmak gibidir. Lakin cinsel özgürlüğün had safhada yaşandığı bu ortamda da, her şeyin öyle sandığı gibi serbest olmadığını anlaması, onun için tedrici bir süreci başlatmış olur. Gelen telefonlara kadar her şeyin “hesap defterlerine” not edildiği bu küçük evde, cinsiyetler arası ayrım da son derece ön plana çıkmıştır. Erkeklerden önce ağızlarına tek lokma sokamayan kadınlar onlardan ayrı bir odada yatmakta, yine onlar istediği zaman cinsel ihtiyaçlarını gidermektedirler. Eve gelen her kadın, “arınma” adı altında Patrick’e sunulmaktadır. Bütün bunlar Martha’da yenemediği bir huzursuzluk hissi uyandırsa da, evdekilerin konuşmaları onu geçici olduğu yadsınamayacak bir süre boyunca ikna eder. Önce cinsel açıdan Patrick’e ait olmayı duyumlayan Martha, bu konuşmalar sayesinde içinde bulunduğu tarikate kutsaldan gelen bir aidiyet de hissetmeye başlar.

Martha’nın içinde yer aldığı tarikat, zaman zaman şiddet kullanmaktan da çekinmez. Tarikatin diğer üyeleri, gizlice girdikleri bir evin sahibini onun gözleri önünde öldürürler. Genç kadının bunlardan duyduğu rahatsızlığı bastırarak normal yaşamına devam etmesi, aynı sevgilisi Laurent ile birlikte kocası Camille’i öldüren Therese’in durumunda olduğu gibi, duyduğu güçlü aidiyet hissinden kaynaklanır. Bu öyle güçlü bir histir ki, kişiyi, kendini ait hissettiği topluluğun kimliğine bürünmeye iter. Onaylasın ya da onaylamasın, o, bir gruba aittir ve bu grupla aralarında bulunan aidiyet ilişkisi, kendi kimliğini hiçe saysa da ait olduğuna sahip çıkmayı gerektirir. Var oluş ile aidiyet arasındaki tükenmez savaşımın aleni bir pratiğini oluşturan bu hissiyat, hem Therese’in, hem de Martha’nın kaçtıkları bir sığınak, demir attıkları bir liman belledikleri yerde, iç huzursuzluklarını duyumsamamaya çalışmalarının başlıca nedenini oluşturur. Böylece, iki kadın da kendilerini ait hissettikleri kişiden (veya yerden) kaçamazlar. İçerisinde bulundukları labirentin tek çıkışı vardır, o da kendileridir. Kendi benliklerinin farkındalığını kazanana, bir başkasının değil de kendilerinin varoluşunu sahiplenene kadar bu çıkış kapalı kalacaktır.

İç huzursuzluklarını artık daha fazla bastıramadıkları noktada, iki kadın da çareyi kaçmakta bulur: Martha tarikatin yerleşkesi olan çiftlik evinden kaçarak ablasının evine sığınırken, Therese de artık Laurent ile birlikte olamaz. Sığınakları korkuları haline gelir, kontrol edemedikleri paranoyaların esiri olurlar. Martha her yerde tarikatin üyelerini görmekte, kendini geçmişinden koparamamaktadır. Öyle ki film, her geçen dakika gerçek ile hayal arasındaki çizgiyi biraz daha inceltir ve neyin dış dünyada, neyin genç kadının zihninde gerçekleştiğini anlamamızı zorlaştırır. Therese’de ise kocasını öldürdüğünün ortaya çıkacağı korkusuyla harmanlanmış bir vicdan azabı vardır. Suçluluk duygusunu içinden atamaz ve baktığı her yerde Camille’in yüzünü görmeye başlar. Hatta kedileri François’in bakışlarında bile suçlayıcı bir ifade arayacak kadar ileri gider paranoyası.


Vicdan azabına dayanamayan Therese, kendi sonunu kendi yazar: İntihar eder. Martha Marcy May Marlene ise, artık baş edemediği paranoyaları yüzünden tedavi olmaya götürülen Martha’nın, gördüğü bir arabaya bakan kuşku dolu gözleriyle sona erer. Burada aydınlatılması gereken en önemli husus, Zola Therese’i acımasızca cezalandırarak, seçtiği yolu okuyucuya apaçık gösterirken, Sean Durkin’de böyle bir kaygının olmadığıdır. Zola, içgüdülerini kontrol edemeyen insanın hayvanlaşarak kendini nasıl bir uçurumdan aşağı iteceğini Therese ve Laurent karakterlerinde somutlaştırmıştır. Oysa Durkin, filmde insanın dürtülerini denetleyememesine bir eleştiri getirmez, anlattığı her şeye tarafsız bir gözle bakar. Her ne kadar içgüdülerin tamamen özgür kalmasına -ucundan da olsa- olumsuz bir açıdan yaklaşsa da, bunu asla Zola kadar keskin yapmaz.

Hiyerarşik bir yapılanma içerisinde kendi kimliğini bastıran, itaat eden Martha da, toplumsal normlardan kurtularak kendi arzularının sesini dinleyen Therese de Patrick ve Laurent’e karşı koşullu bir sevgiden fazlasını asla duyumsamazlar. Öz iradelerini kullanamadan sürdürdükleri yaşam, onları birilerinin etkisi altında kalmaya yöneltir. Zola da, Durkin de kaçış motifiyle işledikleri eserlerinde bireyin kendi varoluşu ile ait olma güdüsü arasındaki mücadelesini, bireyselliğe ilişkin perspektiflerinin prizmasından geçirerek ustaca formüle eder. Therese ve Martha, kaynağını iç seslerinden alan devinimleriyle, toplumsal normlara karşı başkaldırışlarıyla, hem kimliksizleşmenin, hem de kimliğine sahip çıkmanın uç örneklerini teşkil etmeleriyle toplumun kendine sunduğuyla yetinen ve fabrikasyonlaşan günümüz insanının mutlaka yakından tanıması gereken iki kadın. 

*Zola, E. (1999). Therese Raquin (Sf 30-31). Adnan Yayıncılık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder