27 Şubat 2013 Çarşamba

Bir Kısır Döngü İçerisinde Ruh: Samsara

Samsara, Hint Mitolojisi’ne göre dört çağ arasında - altın, gümüş, bakır ve demir - ebedi bir döngü halinde olan ruhun bu süreçte huzuru bulduğu doğayla olan çatışmasını, birbirinin zıttı imgelemler arasındaki gelgitlerini, bir sarkaç gibi salındığı araftan kurtulmasını ve aydınlanarak tekrar başladığı noktaya gelmesini doğanın ve modern dünyanın görsel kodlarını kullanarak anlatır. Düzen ile kaos, iyilik ve kötülük, kibir ve tevazu, erdem ile nefs ve dünyevi ile mistik gibi dikotomiler düzleminde ebediyen daireler çizen ruh, daima kendini yenileyerek mükemmele ulaşacağı gibi dünyevi deneyimlerin getirdiği yıkıma da dayanamayacak ve bu kısır döngünün bir parçası olmaktan kopamayacaktır.
Altınçağ, ruhun tamamen arınmış olduğu, sükunetin ve huzurun çağıdır. Samsara da bu çağın dehşetengiz güzellikteki veçhelerini ekrana yansıtararak başlar. Öncelikle kumdan bir mandala yapan Budist rahipler görürüz. Muhtelif renklerdeki kum taneciklerini bir araya getirerek geometrik desenler oluşturdukları bu daire kötülüklerin giremediği, sıkı sıkıya çevrelenmiş bir alanı temsil etmektedir. Sonrasındaysa dünyanın çeşitli yerlerinden doğanın enginliğini vurgulayan, mistik kokulu görüntüler ardı ardına sıralanmaya başlar: Kilise motifleri, vaftiz edilen çocuklar, mevsimsel döngü içerisinde büyüleyici doğa manzaraları… Bu görüntülerin ardından dünyevi zevklerin kendini ele geçirdiğinin farkındalığını kazanmış ve Altınçağ’ı böylece arkasında bırakmış birey görünür. 

Gümüşçağ’ın başlamasıyla birlikte bir maraz sembolü olan Maya’nın külliyatındaki tüm kötülükler insan ruhunda yer edinmekte ve insan, insan olmaktan gittikçe uzaklaşmaktadır. Yönetmen bu evreyi elindeki yoğun boyayı yüzüne sürerek kendinden zombi benzeri yaratıklar yaratan bir adam aracığıyla aktarır. Verilmek istenen insanın kendi kendinin kurbanı olduğu, mekanikleşen toplumun bir getirisi olarak kendinden uzaklaştığıdır. Fricke, bu evrenin soykütüğünü analiz ederken dinlerin ikiyüzlü pratikleriyle inceden inceye alay etmekten de geri durmaz. Nitekim durakta bekleyen kara çarşaflı iki kadının hemen arkasındaki reklam panosunda bir grup kaslı, “ortak” zevk ve beğenilere göre seçilmiş erkek, şort mayolarıyla arz-ı endam etmektedir.

Filmde Gümüşçağ ve Demirçağ aslında iç içe verilmiştir. Demirçağ, teknolojik anlamda kendinin bile tahayyül edemeyeceği seviyede müthiş bir donanıma ulaşan ve onun getirdiği tüm nimetleri kullanırken erdemlerini tamamen kaybeden bireye Maya’nın artık tümüyle hakim olduğu evredir. Teknolojik gelişmelerin hızlandığı ve endüstriyelleşmenin arttığı bu evrede insan da bireyselliğinden neredeyse tamamen kopmuş ve mekanik üretim-tüketim döngüsü içerisindeki yerini almıştır. Tavuk, inek ve diğer hayvanların yemek masasına gelene kadar geçtiği aşamaları çarpıcı görüntülerle sunan yönetmen, “modern” dünya insanının vahşetini de gözler önüne serer. Çöp dağları içinde yoksulluk içerisinde çeşitli maddeler toplayan insan görüntüleri eşitsizliği ve bunun getirmiş olduğu sefaleti gösterirken; uçak, araba ve silah şeklindeki tabutlar endüstriyelleşme ve militarizme atıfta bulunarak insanın bunların kurbanı olduğunun altını çizer.

Fricke, bir fabrikada çalışan işçilerin birbirinin tıpatıp aynısı sarı üniformalarını vurgulayarak, bireysel farklılıklarını göz ardı ederek insanı tektipleştiren kapitalist sisteme bir eleştiri getirir. Tektipleşme kendini elbette sadece işçi üniformalarında göstermemektedir. Önce koca bir oda dolusu şişme  kadın görürüz: Herbirinin kocaman mavi gözleri, pürüzsüz ciltleri, kalkık burunları ve pespembe dudakları vardır, nitekim hepsi kendisine sunulanı çılgınca tüketen toplumun genelgeçer beğenilerine hizmet etmektedir. Daha sonra bir striptiz kulübünde dans eden kadınların dansını izleriz: Uzun bacaklı, uzun saçlı, yüzleri az önce gördüğümüz şişme bebeklerin taşıdığı özelliklere uygun bu kadınlar giydiklerini bikiniler üzerinde birer numara taşımaktadır. Bu, artık bireyin bir birey olmaktan tamamıyla koptuğu, bir araç haline gelerek metalaştığı evredir ve Demirçağ’ın son boyutudur.
Striptiz yapan kadınların acı dolu bakışları ve bir geyşanın gözünden damlayan tek bir damla gözyaşı ile, Bakırçağ’ın başladığını anlarız. Artık eskiye dair tüm erdemleri geride bırakan birey, bozulmuşluğundan son derece rahatsızlık duymakta ve geçmişi hatırlayarak şimdinin kaosundan kurtulmaya çabalamaktadır. Bunu da Altınçağ’daki kibirden ve dünyevi zevklerden arınmış, mükemmel ruhun etkisini hatırlamaya çalışarak yapar: Kendini dine verir. Böylece dünyanın çeşitli yerlerinden ibadet edenlerin ve edilen mekanların görüntüleri hızlıca gözlerimizin önünden akıp geçmeye başlar: Kabe’yi tavaf eden Müslümanlar, Sultanahmet Camii’de okunan ezan sesi, güneşin hafifçe içerisine sızdığı bir kilise ve son olarak yine filmin başında gördüğümüz, mandala inşa eden Budist rahipler. Lakin bu sefer rahipler renkleri bir araya getirmemekte, tam aksine binbir emekle yarattıkları mandalayı haşince bozmaktadırlar. Mandala’nın bozulması, döngünün tamamlandığına işarettir. Birey, artık tüm kötülüğünden arınmaya, kendini tekrardan yaratmaya hazırdır ve bu farkındalığı ona filmin son sekansında bir temsilini gördüğümüz Tanrı Vishnu kazandırmıştır.

Hiçbir diyalog kullanmadan, anlatmak istediğini dünyanın çeşitli yerlerinden görüntülerle sunan Samsara, sessizliğin kimi zaman ne denli kulak tırmalayıcı bir gürültüye sahip olduğunu gösteriyor ve günümüz insanının bir parçası olduğu çarkı, onun yarattığı eşitsizliği, vahşeti ve sefaleti yüzümüze vuruyor. Belki de bu nedenle Samsara’yı sadece bir belgesel olarak değerlendirmek doğru olmaz. Samsara, tüm insanca yüzleşmelerin filmidir. 

5 yorum:

  1. Okuma listesinde senin yazını görünce mutlu olduğumu fark ettim şu an :) keyifle takipteyiz efenim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :) Çok sevindim. Teşekkür ederim.

      Sil
  2. Güzel bir filmin güzel yorumlanması. Eline sağlık en kısa sürede izlemeye çalışacağım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler, iyi seyirler...

      Sil
  3. kısa derli toplu güzel bir yorum ellerinize sağlık

    YanıtlaSil