3 Ocak 2013 Perşembe

The Tree of Life: Seçimlerimiz, yenilgilerimiz



Terrence Malick'in yönetmenliğini üstlendiği Hayat Ağacı, orijinal adıyla The Tree of Life; kimilerinin hiç beğenmediği, kimilerininse en iyi filmler listesine ilk sıralardan giren, ortalarda yorumlarda bulunulmayan filmlerden. Yine de, 7.2'lik IMDb puanına bakarsak ikinci grubun ağır bastığını görüyoruz ki bu mutluluk verici, en azından şahsım adına.

Öncelikli olarak söylenmesi gereken, filmin alegorik bir anlatımı olduğu. Bu kadar eleştirilmesinin altında yatan temel sebep de bu: İzlediğimiz aile yaşantısındaki herbir detay çeşitli simgeler ve metaforlar aracılığıyla desteklenmiş. Filmin başında söylenen sözler, aslında iki buçuk saatin bir özeti:
Rahibeler bize hayatta iki yol olduğunu öğretti: Ya doğanın yolu ya da inayet yolu. Hangi yolu izleyeceğinize siz karar verirsiniz. İnayet; istediği gibi hareket etmeye çalışmaz. Hafife alınmayı, unutulmayı, sevilmemeyi kabullenir. Hor görülmeye ve yaralanmaya razı gelir. Doğaysa sadece istediği gibi hareket eder, diğerlerine de kendi istediğini yaptırır. Onların üzerinde hakimiyet kurmayı sever. Kendi bildiğini okur. Tüm dünya onun etrafında ışık saçarken mutsuz olmak için nedenler arar. Sevgiyse her şeye gülümser. İnayet yolunu seçen hiç kimsenin sonu kötü olmaz diye öğrettiler.
Bu sözlerden sonra uzun bir süre izlediğimiz doğadan çeşitli görüntüler, izleyiciye "sen hangi yolu seçtin?" diye soruyor biraz da. Gerçi bu tarz soyutlamalar içeren simgeler her kafada farklı şeyler çağrıştırabilir ancak filmin kurgusuyla paralel olarak düşünürsek işlenmeye çalışılan esas tema erdem ve tabiatın verdiği içgüdüsel davranışlar arasında yaşanan gelgitler, seçimlerimiz ve bunların sonuçları.

Brad Pitt'in canlandırdığı Mr. O'Brien, otoriter, sevgisini gösteremeyen, 1950'li yılların alışılagelmiş sert baba figürüyle karşımıza çıkıyor. Çocuklarıyla arasında dışarıdan bakan bir gözün bile hemen hissedebileceği bir mesafe var. Bu, o zamanın dayattığı "hakimiyeti elinde bulunduran, kontrolcü baba" rolünün ötesinde, karakterin içselleştirdiği sorunlarından da kaynaklanıyor. Dış dünyada başkalarının üzerinde kuramadığı üstünlüğü, kendi hegemonyasında olan tek yerde; evinde dışa vuruyor. Karısını suçluyor, çocuklarıyla arasına bir duvar örüyor. Çocuklardan biri bu duvarı göstermek istediği sevgiden, ya da biriktirdiği öfkesinden dolayı aşmak istese, baba kurduğu hakimiyetin bozulduğu hissiyle çılgına dönüyor ve iş, fiziksel şiddete kadar varıyor: Yemek yenirken konuşulmaması gerektiğini öğretmesine rağmen kendi yüksek sesle konuşuyor, hatta gülüyor. Buna tepki olarak "susar mısın?" diye soran çocuğunu tokatlayıp, yakasından tuttuğu gibi kapının önüne koyuyor.

Anneyse, evi çekilir kılan, sevecen, anaç bir karakter. Baba O'Brien iş seyahatine çıktığında çocuklardaki coşku, evi birbirine katma arzusu, babanın hakimiyetini ve dayatmacı kurallarını yok etme içgüdüsünden doğuyor. Bu noktada, annenin "erdem" yolunu, babanınsa "doğa"nın yolunu sembolize ettiği anlaşılmakta. Doğadan görüntüler izlediğimiz kesitte yerde yatan dinazoru ayağıyla iten büyük dinazor, Mr. O'Brien ile onu bir türlü anlayamayan, sevemeyen oğlu Jack (küçük Sean Penn) arasındaki ilişkinin doğal bir örneği.

İçgüdüsel olarak doğaya yönelen insanın, huzuru erdemin yolunda bulması; hangisinin izinden gideceğine karar verememesi Jack'te somutlaştırılıyor. Bu küçük çocuk babasını hiç anlayamıyor: "Yemek yerken dirseklerinizi masaya koymayın der ama kendi koyar." (Mr. O'Brien için). Babası kendi idealize ettiklerini mutlak doğru olarak dayatıyor; bu da onda olması gerektiği gibi olamadığı hissi ve bir türlü yenemediği bir suçluluk duygusu yaratıyor. Onun gözünde, babası da olması gereken değil, bu yüzden kendisini ona benzetiyor ve bundan nefret ediyor: "Senin kadar kötüyüm baba. Annemden çok sana benziyorum."

Baba bağırdığında ya da çocuğunu dövmeye çalıştığında, anne onu engellemeye çalışsa da, Mr. O'Brien'in onu sıkı sıkı tutan ve geriye iten ellerinden kurtulamıyor ve kendi köşesine çekilip sessizce ağlıyor. İnsanın doğa karşısındaki çaresizliği ve erdem yolunu seçse de karşılaştığı kötülükler (filmde çiftin çocuklarından birini kaybetmeleri) bu sahneyle izleyiciye verilmek isteniyor. Filmin sonunda büyüyen Jack'in okyanusun önünde diz çökmesi de, doğaya yenik düştüğünü anlatıyor bizlere.

Kıssadan hisse, film onu anlamaya çalışarak, var oluşu, aile ilişkilerini, otoritenin baskıyla saygı arasındaki kıldan ince çizgisini sorgulayarak izleyenler için çok derin anlamlar içeriyor. Her türlü eleştirinin içinde "görsel şölen" diye nitelendirildiğinden muazzam görüntülerin üzerinde fazla durmadım. The Tree of Life, insanı en çok yaralayanın ailesi olduğunu gösterdiği, masumiyetle hüznü yanyana koyabildiği ve bu hisleri tüm gerçekliğiyle, abartısız ve sade bir şekilde işleyebildiği için bile çok büyük bir takdiri hak ediyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder