7 Ocak 2013 Pazartesi

Sevmek Zamanı: Zaman sevmek değil, ölmek zamanıdır

Bu kadının resmini gördüğümden beri geçen bir hafta içinde, ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyordum. Her günüm, her saatim, uyuduğum zamanlar bile dopdoluydu. Bana sadece yorgunluk veren uzuvlarımın değil, ruhumun da yaşamaya başladığını; içimde, haberim olmadan bekleşen üstü örtülü derin tarafların da birdenbire meydana çıkarak bana fevkalade cazip, kıymetli manzaralar arz ettiklerini görüyordum. Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun, şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak, bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum."

der Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna'sında. Bu birkaç satır; insanın kendini dibi görünmeyen bir düşünceler kuyusunda kaybetmesine neden olabilecek denli derin bir soru işareti barındırır içerisinde: Nesnenin ruhu olur mu? Ya da, daha keskin bir ifadeyle, bir nesne, insandan daha fazla ruh taşıyabilir mi içinde?
Alışılagelmişin dışındaki sinema dili ve ayrıksı imgelemleriyle Yeşilçam'ın klişeleşmiş karakterlerini ve hikâyelerini yerle bir eden tutkulu yönetmen Metin Erksan'ın 1965 yapımı filmi, Sevmek Zamanı da aynı Sabahattin Ali'nin Raif Efendisi gibi, bir resme âşık olan bir adamı oturtur merkezine: Halil. Büyükada'da ustası Mustafa ile birlikte boyacılık yapan Halil, duvarlarını boyadığı köşklerden birinde gördüğü bir kadın resmini bir yıl boyunca her gün hüzünle karışık bir hayranlıkla seyreyler ve saatlerini bu resmin önünde geçirirken sadece düşünür, hayal kurar. O kendinden ve hayatından oldukça memnunken, onu hem içinin çürümüş odalarına sakladığı korkularıyla yüzleştirecek, hem de kendine bile itiraf edemediği arzularını gün yüzüne çıkaracak olay gerçekleşir: Resimdeki suretin sahibi Meral; Halil'i resmini izlerken görür ve asıl hikâye de böylece başlar.

Meral ve Halil; toplumdaki ikiyüzlülüğün, samimiyetsizliğin ve çıkarcılığın, gerçek aşka olan inançlarını sarstığı iki karakterdir aslında. Halil, içtenliğine güvenemediği insanlardan umudu kesmiş, bir nesnenin aşkına bağlanmıştır, ne de olsa nesne, ona karşı hiçbir zaman sahte olamayacaktır. Bu bağlamda Halil, aslında zihninde idealize ettiği birini sevmektedir. Karakteriyle, davranışlarıyla, konuşmalarıyla tamamen onun ürünü olan bu kadına, Meral'in resminde uçsuz bucaksız bir dirim katar. O, böyle gerçekten de mutludur, zira âşık olduğu suretle arasında ne bir sahte duygu, ne bir statü farkı, ne de sınıfsal çatışma vardır. O suret, aynı Maria Puder gibi, Halil'in tanıdığı tüm kadınlar arasında, bir ruha sahip olan ilk kadındır.

Aşka inancını kaybetmiş diğer karakter Meral ise zengin bir ailenin kızı olarak toplumdaki üst tabakada yer alır. O da karşısına çıkan insanlardaki yapay sevgiyi tatmış, ruhunu doyuracak bir gerçeklik aramaktadır. Halil'in kendi resmini izleyişindeki menfaatsizliği ve aşka susamışlığı, o ana kadar görmüş olduğu en gerçek histir, öyleki Meral de, Halil'in onun suretine olan aşkı karşısında adeta büyülenir ve bu aşka ortak olmak ister. Oysa Halil, Meral'e "Ben sana değil, resmine aşığım, resmin sen değilsin ki!" diye isyan edebilecek denli keskin bir çizgi çekmiştir Meral ile resminin arasına. Erksan'ın devamlı olarak kadrajda tabloyu Halil ile Meral'in arasına yerleştirmesinin altında yatan mesaj da bununla ilişkilidir. Burada kadının daima sevilmeye muhtaç bir acizlikte oluşu ve kendisini tutkuyla sevene, aynı boyutta bir sevgiyle karşılık verme zorunluluğu hissetmesi apaçık görülmektedir. Erksan'ın, yer yer de olsa izleyicisinin algı seviyesine düştüğü noktalardan biri de budur; kadını, toplumun ona yüklediği rol ile değerlendirme hatası: Zarif, yumuşak başlı bir nesne; en çok da sevilmeye zaaflı...

Zıt renklerdeki giysileri aralarındaki sosyal uçuruma işaret eden Halil doğuyu, Meralse batıyı temsil eder. Bu alegoriyi maddi ve manevi anlamda iki kesite ayırmak mümkündür: Zengin, batılı yaşam tarzına sahip bir ailenin kızı olan Meral aşkı kavuşmak ve ayrılmamak ekseninde tanımlar ve yaşamak isterken, yaşamını boyacılıkla idame etmeye çalışan, daha bir "Anadolu çocuğu" diyebileceğimiz Halil için ebedi aşk; aşk acısı çekmenin aşkı yaşamaktan ulvi sayıldığı doğu kültürünün bir yansımasıdır. Onun için âşık olduğu suretin sahibine kavuşması şart değildir. Âşık olduğu suretin, kendi zihninde yaşattığı ruhu hep onunla olacak ve ona hep, o kendisine nasıl bakmasını istiyorsa öyle bakacak, nasıl sevmesini istiyorsa onu öyle sevecektir. Bunun bedeli gerçek aşka kavuşamamak olsa da, o, içinde yaşattığı aşkla resmi seyretmeyi tercih eder. Hâlbuki kendini gerçek olduğuna inandırdığı aşkının hedefindeki suretin sahibi Meral'in evleneceği haberi, onda hemen fark edemediği bir yıkım yaratır: Resim, bu noktadan itibaren ona yetmemeye başlamıştır. Bir mağaza vitrininde gördüğü gelinlik giymiş mankeni satın alarak resminin yanına kondurması da bundandır: Halil, âşık olduğu, hayalindeki üstün öznenin ete kemiğe bürünmesini kendinin bile farkında olmadığı derin bir tutkuyla istemektedir.

Alt sınıf ve üst sınıfın doğu-batı karşıtlığındaki çatışması kendini filmde yer alan muhtelif mekânlarda da gösterir. Sade ve estetik bir doğa içerisinde doğunun mistik kültürünü yansıtan camii ve türbe görüntülerine karşılık İstanbul'un batılılaşmış kesimindeki lüks binalar seyirciye sunulur. Yine filmin müzikleri incelendiğinde Bach'ın çeşitli eserlerinin yanı sıra coşkulu disko müzikleriyle filmin bütününe yedirilen ayrıksı anlatı, batılılaşma çabası içerisindeki kentlilerin arada kalmışlığını ön plana çıkarmayı hedefler. Filmin asıl derdi elbette sınıf çatışmasına karşı durmak ya da bir başka siyasal söylemde bulunmak değildir; ancak gerçek hayatta aşkın karşısında duran önemli bir engel olarak, arka planda sosyal statü farklarının yarattığı yapay ilişkiler eleştirilmektedir. Erksan; sınıflar arasındaki çatışmayı verirken, dönemin Türk Filmleri'nden aşina olduğumuz alt sınıfa karşı sert, ötekileştirici tavırlı zengin burjuva tiplemesinden uzaklaşarak alışılmışın dışına çıkar ve burjuvaziyi temsil eden aileyi anlayışlı bir mizaçta sunar. Alt sınıfı sembolize eden Halil ise, en büyük arzusunun gerçekleşme ihtimalini bile bir kenara atarak burjuvazinin nesnesi haline gelmeyi reddeder (Masdar, 103). Bu bağlamda; Sevmek Zamanı'nın Yeşilçam klişelerine bir meydan okuma ve işlenmesi alışılagelmiş temalara farklı pencerelerden daha derin bir bakış açısıyla bakma amacı taşıdığını söylemek yanlış olmaz.

Diğer yandan, eril yapının temel özelliklerini kimliğinde toplayan filmin kötü adamı Başar'ın Meral'e ve dolayısıyla kadına bakış açısı cinsel bir objeden öteye gitmez. Meral'le birlikte olmayı istemesinin altında yatan temel sebep, sevisel değerlerlerden ve aşk düzleminden tamamıyla uzakta konumlanan bir elde etme arzusudur. Meral; onun için ona ait olan bir nesnedir ve tabiri caizse, onu başka bir erkeğe kaptırması erkekliğin raconuna uymaz. Ataerkil düzenin erkeğe yüklediği istediğini şiddetle elde etme güdüsü ve kaba kuvvet kullanma eğilimi, kendini Başar'da da gösterir: Ona ait olan, ondan alınınca öfkesinin oklarını hem "kadınına", hem de onu (ç)alana yöneltir; ne de olsa ikisini de öldürmesi, üstünlüğünü kendine ve çevresine kanıtlamasına ziyadesiyle yetecektir!

Sözlü anlatımın fazlasıyla ön plana çıktığı geleneksel Türk Sineması'na bu yönüyle de karşı duran, siyah beyazın içinde İstanbul'dan muhtelif manzaralarla adeta bir estetik şölen yaratarak görsel anlatıya yoğunluk veren Erksan'ın, filmin bütününde vermek istese de, özellikle son sahnesinde iyice görünürlük kazandırdığı ileti; aşkın daima acı verici olduğu ve mutlu sona bitmesinin mümkün olmadığıdır. Film boyunca önce kendi içsel engelleriyle mücadele eden, sonra çevresel olumsuzluklarla başa çıkmak için direnen iki âşık en nihayetinde birbirine kavuştuğunda ve aralarındaki en büyük uçurum olan resmi suya atmayı başardıklarında, bu sefer de ölümle karşı karşıya kalırlar. Bu bağlamda filmin bir karasevda yüceltmesi barındırdığını söylemek de yanlış olmaz. Belki de bu yüzden en iyi Attila İlhan'ın dizeleri anlatır Halil ile Meral'in hikâyesini: "Bir anlatabilsem onsuz olamadığımı/ O zaman sevmek değil, ölmek zamanı..."

* Kaynak: Türk Sinemasındaki Kadın Tiplemesi Üzerine Sosyolojik Bir Çözümleme, Funda Masdar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder