15 Haziran 2013 Cumartesi

Luis Buñuel'in Kafkaesk Dünyası'nda Bir Rahibe: Viridiana

Franco Diktatörlüğü‘nün sırtını dayadığı komünizm karşıtlığı ve koyu Katolik anlayışın hâkim olduğu bir toplumsal süreçte çekilen Viridiana, bu olgulardan çok, onların toplum tarafından sorgusuzca kabullenilmesini ve egemen güçlerin bu durumu bir menfaat aracı olarak kullanmasını eleştirir. Bu bağlamda filmin ne Tanrı’yla, ne de parayla bir sorunu vardır. O; kurumsallaşmış dinin bireyin var oluşuna ket vurmasının, bireyin dini, gerek maddi gerekse manevi anlamda kendi menfaatine araç etmesinin, burjuvazinin yapay ahlak anlayışının, toplumun, düzeni sağlamak adına bireye dikte ettirdiği davranış biçimlerinin tam karşısında yer alır. 

Hayatını dine adayan ve kilisede ibadet etmek dışında bir şey yapmayan Viridiana da, esasında Kafka’nın kapitalist toplumlarda kurallaşan değer yargıları ve talepler karşısında bireyin kendine yabancılaşmasını ele aldığı yapıtı Dönüşüm’ün esas karakteri Gregor Samsa gibi böcekleşmiş lakin böcekleştiğinin farkına bile varamamış bir kadındır. 

30 Mart 2013 Cumartesi

Varoluş ile Aidiyet Sarkacında Kimliksizleşme: Therese Raquin ve Martha Marcy May Marlene


"Beni ne kötü yaptılar, asla bilemezsin. İkiyüzlü, yalancı yaptılar beni… Orta halli insanlara özgü o yumuşak havanın içinde boğdular. Damarlarımda hala nasıl kan kaldı, anlayamıyorum… Ben de yere bakar oldum. Onlar gibi asık, aptal bir surat edindim. Onların ölü yaşamını sürdüm. Beni gördüğün zaman bir hayvana benziyordum değil mi? Ciddi, çökmüş, aptallaşmış bir haldeydim. Hiçbir umut beslediğim yoktu. Günün birinde Seine Nehri’ne atmayı düşünüyordum kendimi. (…) Gevşek iyicilikleri, iç bulandırıcı sevecenlikleriyle uysal bir hayvan yapmışlardı beni.” *

Böyle söyler Emile Zola’nın Therese Raquin’i, kocasını aldattığı sevgilisine. Boğucu bir pasajda yaşayan Therese, birlikte büyüdüğü hastalıklı kuzeni Camille ile evlendirilmiş, çevresindekilere karşı duyarsızlaşmış bir genç kadındır. Bir kedi kadar uysal olsa da, kendini gerçekleştirememiş olmanın hoşnutsuzluğu hep üzerindedir. Statükocu toplumun çizdiği sınırların içine hapsolmuş, kendi arzularını unutmuştur. Oysa soğukkanlı ve sessiz görünümünün altında, benliğinin derinliklerine ittiği tüm hisleri onu içten içe yakıp kavurmaktadır. İriyarı, erkeksi, güçlü vücuduyla, çelimsiz kocasının adeta tamı tamına zıttı olan Laurent’le tanışması, onun hayatındaki kırılma noktasını teşkil eder: Therese’in o ana kadar bastırmış olduğu tüm duygular bir bir su yüzüne çıkar. O, artık dürtülerini kontrol edemeyen, başka bir deyişle kendi arzularının kölesi olmuş bir kadındır.

27 Şubat 2013 Çarşamba

Bir Kısır Döngü İçerisinde Ruh: Samsara

Samsara, Hint Mitolojisi’ne göre dört çağ arasında - altın, gümüş, bakır ve demir - ebedi bir döngü halinde olan ruhun bu süreçte huzuru bulduğu doğayla olan çatışmasını, birbirinin zıttı imgelemler arasındaki gelgitlerini, bir sarkaç gibi salındığı araftan kurtulmasını ve aydınlanarak tekrar başladığı noktaya gelmesini doğanın ve modern dünyanın görsel kodlarını kullanarak anlatır. Düzen ile kaos, iyilik ve kötülük, kibir ve tevazu, erdem ile nefs ve dünyevi ile mistik gibi dikotomiler düzleminde ebediyen daireler çizen ruh, daima kendini yenileyerek mükemmele ulaşacağı gibi dünyevi deneyimlerin getirdiği yıkıma da dayanamayacak ve bu kısır döngünün bir parçası olmaktan kopamayacaktır.

17 Ocak 2013 Perşembe

Korku İmparatorluğu Seni İzliyor: Nineteen Eighty-Four


George Orwell’in Stalin Dönemi Rusya’sı ile benzerlikler taşısa da esasen tüm totaliter rejimlere bir eleştiri barındıran romanından Michael Radford tarafından sinemaya uyarlanan Nineteen Eighty-Four; kendi iktidarını meşrulaştırmak ve ona güç kazandırabilmek adına toplumu her yönden denetleyen bir hükümetin portresi. Senelerce iktidarda kalmanın da etkisiyle iyice güçlenen bu hükümet; bireyleri kontrol altında tutabilme amacını esas olarak üç önemli koldan yürütür: Cehalet, yurtseverlik ve kölelik.  Bu bağlamda, bireyi kontrol edebilmenin en kolay yolu, ona sadece kendini meşrulaştıracak bilgileri vererek onu cehalet içerisinde bırakmak, zayıf bir yanını kullanarak ondan faydalanmak (yurtseverlik) ve bu yolla da ondan bir sistem kölesi yaratmaktır.


9 Ocak 2013 Çarşamba

Women Without Men: Çarşafın Ardındaki Kadınlar


Doğu ile batı arasında kalmış; kendisini her iki kültüre de ait hissetmeyen İranlı sanatçı Shirin Neshat’ın sanatı feminist bir yaklaşımla şekillenen bir kutupsallık imgesinden beslenmektedir. Bu zıtlık Neshat’ın sanatında bireysellik ile kitlesellik, özel alan ile kamusal alan, doğu ile batı, şimdi ile geçmiş ve modern ile geleneksel arasındaki diyalektik ilişki üzerinden kendini gösterir. Neshat; 2009 yapımı filmi Women Without Men’de de bu uçlar arasındaki mesafelerden yola çıkarak ataerkil düzenin kadına dayattıklarını ve onu maruz bıraktığı toplumsal ve cinsel baskıları kadınların özgürlük arayışını destekleyen bir düzlemde eleştirmektedir. Film; bambaşka hayatlara sahip olsalar da temelde eril düzenin dayatmalarıyla mücadele eden dört kadının hikâyesini konu almaktadır.

Olivier Roy; İran: Bir Devrimin Tükenişi’nde şöyle der: “İslam kesinlikle fıkıhın ötesinde ve bir dinden ibaret olmanın da ötesinde bir kültür ya da uygarlık olarak tanımlanmaktadır” (s.190). Gerçekten de; özellikle eril iktidara dayalı İran toplumunda İslam, bir din olmaktan öte bir yaşam biçmi haline gelmiştir. Bu yaşam tarzı, İran’ın toplumsal düzenine ait temel dinamiklerin belirlenmesinde de önemli rol oynamaktadır; zira erkek tarafından daima arzulanan bir nesne olan kadın bedeni, eril toplum düzenini bozguna uğratabilecek denli büyük bir tehlike içermekte olduğundan bu bedenin görünürlüğü toplumsal anlamda önemli bir sorundur. Bu bağlamda; İslamcı yasağın hedef noktasını kadın bedeni oluşturur. Bu yasaklar; gerek toplumsal baskıyla, gerekse de kamusal düzenlemelerle sağlanmakta, böylece erkeğin kamusal alandaki tahakkümü belirginleşmekte ve kadın bu alanlarda sadece sınırlı şekilde var olabilmektedir. 

7 Ocak 2013 Pazartesi

Sevmek Zamanı: Zaman sevmek değil, ölmek zamanıdır

Bu kadının resmini gördüğümden beri geçen bir hafta içinde, ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyordum. Her günüm, her saatim, uyuduğum zamanlar bile dopdoluydu. Bana sadece yorgunluk veren uzuvlarımın değil, ruhumun da yaşamaya başladığını; içimde, haberim olmadan bekleşen üstü örtülü derin tarafların da birdenbire meydana çıkarak bana fevkalade cazip, kıymetli manzaralar arz ettiklerini görüyordum. Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun, şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak, bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum."

der Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna'sında. Bu birkaç satır; insanın kendini dibi görünmeyen bir düşünceler kuyusunda kaybetmesine neden olabilecek denli derin bir soru işareti barındırır içerisinde: Nesnenin ruhu olur mu? Ya da, daha keskin bir ifadeyle, bir nesne, insandan daha fazla ruh taşıyabilir mi içinde?

3 Ocak 2013 Perşembe

The Tree of Life: Seçimlerimiz, yenilgilerimiz



Terrence Malick'in yönetmenliğini üstlendiği Hayat Ağacı, orijinal adıyla The Tree of Life; kimilerinin hiç beğenmediği, kimilerininse en iyi filmler listesine ilk sıralardan giren, ortalarda yorumlarda bulunulmayan filmlerden. Yine de, 7.2'lik IMDb puanına bakarsak ikinci grubun ağır bastığını görüyoruz ki bu mutluluk verici, en azından şahsım adına.

Öncelikli olarak söylenmesi gereken, filmin alegorik bir anlatımı olduğu. Bu kadar eleştirilmesinin altında yatan temel sebep de bu: İzlediğimiz aile yaşantısındaki herbir detay çeşitli simgeler ve metaforlar aracılığıyla desteklenmiş. Filmin başında söylenen sözler, aslında iki buçuk saatin bir özeti:
Rahibeler bize hayatta iki yol olduğunu öğretti: Ya doğanın yolu ya da inayet yolu. Hangi yolu izleyeceğinize siz karar verirsiniz. İnayet; istediği gibi hareket etmeye çalışmaz. Hafife alınmayı, unutulmayı, sevilmemeyi kabullenir. Hor görülmeye ve yaralanmaya razı gelir. Doğaysa sadece istediği gibi hareket eder, diğerlerine de kendi istediğini yaptırır. Onların üzerinde hakimiyet kurmayı sever. Kendi bildiğini okur. Tüm dünya onun etrafında ışık saçarken mutsuz olmak için nedenler arar. Sevgiyse her şeye gülümser. İnayet yolunu seçen hiç kimsenin sonu kötü olmaz diye öğrettiler.
Bu sözlerden sonra uzun bir süre izlediğimiz doğadan çeşitli görüntüler, izleyiciye "sen hangi yolu seçtin?" diye soruyor biraz da. Gerçi bu tarz soyutlamalar içeren simgeler her kafada farklı şeyler çağrıştırabilir ancak filmin kurgusuyla paralel olarak düşünürsek işlenmeye çalışılan esas tema erdem ve tabiatın verdiği içgüdüsel davranışlar arasında yaşanan gelgitler, seçimlerimiz ve bunların sonuçları.

1 Ocak 2013 Salı

Black Swan: Her şey zıddı ile kaimdir


Nina. Naif, kırılgan bir genç kız. Her adımı hesaplı, hayatı tek odaklı. Annesinin kontrolcü, baskıcı tavırları bastırmış içindeki siyah tarafı. Öyle narin, öyle ürkek ki kimse inanamıyor zıtlıkları bedeninde ve ruhunda taşıyabileceğine. Oysa hırslı. Mükemmel olacak, sonra da kendi yarattığını yok edecek kadar hırslı.

Yatağından taşmak isteyen bir akarsu gibi, çevresine çizilmiş sınırları aşmak, duvarlarını kırmak istiyor o da. Bastırıp içinin derinliklerine ittiklerini çıkarmak, avazı çıktığı kadar haykırmak istiyor. Durmadan kusuyor, parçalarcasına kaşıyor vücudunu, tırnak aralarını kanatıyor. İçindeki Siyah Kuğu özgürlüğüne kavuşmak için sabırsızlanıyor.